Türkiye’de çocuk bakımının kurumsallaşamama nedeni evde bakım maliyetinin Avrupa’ya göre çok düşük olması. Bakım yükümlülüğü sadece çalışıp çalışmamamızı değil, yaptığımız işin niteliğini de belirliyor.

Mezun olduktan 1-2 yıl sonra üniversiteden bir erkek arkadaşla karşılaşmış, sohbetin bir yerinde, nişanlandıkları haberini aldığım sevgilisini sormuştum. Burnundan soluyarak cevap verdi: “Terketti beni. Çalışıyor ya hanfendi! Çalışmasaydı böyle havalara girebilir miydi!” Cümleler tamı tamına böyleydi. Erkeklerin kadınların kendilerine mecbur kalmasını bu kadar olağan bir toplumsal durum olarak algılaması bir yana, istihdama katılımı bu mecburiyeti ilk elden kıran bir etki olarak açık etmeleri önemli.

Elbette bizler feministler olarak, kadınların herhangi bir alana katılımını onları özgürleştirici bir gücü açığa çıkarması koşullarıyla talep ediyoruz. Katılım başlı başına bağımsızlaşmayı sağlamadığı gibi, cinsiyet eşitlikçi ve kadın özgürlükçü politikalarla desteklenmediğinde ek bir iş yüküne bile sebep olabiliyor.

Çalışmak, kadınlar olarak bizler için, sokağa çıkmanın en meşru araçlarından biri ve yaşadıklarımızı paylaşabileceği bir sosyal ortam olarak sadece ekonomik değil, psikososyal bir güçlenme olanağı sağlıyor. Her şeyden önce çalışarak “seçim” yapabilme pozisyonuna yaklaştığımızı, rızanın seçimle ikamesine karşı bir adım güçlendiğimizi söylemek mümkün.

Ancak Hükümet son dönemde kadınların çalışma biçimine yönelik düzenlemeleri, onları seçim yapabilecek pozisyondan çıkararak uygulamaya koyuyor. Kadınlar işsizliğe mecburiyetten eğreti istihdama mecbur edilerek ‘kurtarılıyor’. Kadınların erkek egemen istihdam sektörü karşısındaki kırılganlığı, AKP Hükümetinin en önemli fırsatçılık alanı olmaya devam ediyor. Bir yandan kayıt dışı çalışan kadın sayısı sermayeye ucuz emek sağlayan bir kaynak olarak yükselirken[1]; öbür yandan çeşitli sebeplerle istihdamın dışındaki kadınlar bu sebeple yaşadıkları sorunlara yapısal ve politik çözümler üretilmeksizin, sosyal yardımlar gibi çok daha ucuz ve geçici uygulamalarla rölantide tutuluyor.[2] Cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan sorunlar, kadınları evlendirerek, kadınları hane içinde tutmaya dayalı çözümlerle çözülmeye çalışılıyor. Kadınların istihdama katılımının önündeki en önemli engel olan çocuk bakımı hizmetleri, bu hizmeti sağlamakla yükümlü kurumlara yönelik güçlü yaptırımlarla değil annelik eğitimleriyle gündemleştiriliyor.

Son dönemde emek alanındaki gelişmeler erkek egemenliğini güçlendirici nitelikte, cinsiyetçilik sermaye teşvikleri ile besleniyor.

AKP tarafından hazırlanan “Özel Politika Gerektiren Grupların İstihdamının Artırılması” başlıklı öncelikli dönüşüm programında, kadınlarla ilgili kamu ve özel kreşlerin sayısının artırılmasından ev işçilerinin kayıtlı istihdama geçirilmesine kadar 15 faaliyet belirlenmiş; kadınların işgücüne katılımının ve istihdamının önündeki kültürel engellerin azaltılması amacıyla kamu spotu hazırlanması bile hedeflenmiş! Ancak bu faaliyetler içerisinde esnekleşme dışındaki hiçbir faaliyetin gerçekleştirilmediğini görüyoruz.  Benzer şekilde, 2016 Eylem Planı, güvenceli esneklikle ilgili kamu başta olmak üzere pilot uygulamalara başlanması, özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisini de içerecek şekilde genişletilmesi vs. uygulamaları hayata geçirdi; ancak doğum izninin memuriyet kıdeminde değerlendirilmesi haricindeki, örneğin mevsimlik tarım işçisi ve ev eksenli çalışan kadınların sosyal güvencesi gibi kadınları güçlendirici vaatler gerçekleştirilmedi.

Kadınlar eğreti işlerde çalışmaktan memnun değil

Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) kadınlar için yaygınlaşan çalışma biçimini “eğretileşme” kavramı ile ifade ediyor. Eğretileşmenin eşit ücret talebinden, geleceği öngörememeye uzanan bir dizi özelliği var.[3] Eğretileşme kadınların pazarlık gücünün sınırlı olduğu kötü işlerde sıkışmasına sebep oluyor. Bu nedenle ücret eşitsizliğini pekiştiriyor. Özellikle genç ve göçmen kadınlar açısından tek istihdam olanağı haline geliyor.

Belkıs Kümbetoğlu’nun bu alanda ana kaynaklarımızdan biri olan “Kayıp İşçi Kadınlar” kitabında iki önemli bilgi dikkatimizi çekiyor. Birincisi, kadınlar kendilerine sorulduklarında memnun olduklarını söyledikleri işlerde çocuklarının çalışmasını istemediklerini ifade ediyor. İkincisi, kadınlara ne tür işlerde çalışmak istedikleri sorulduklarında “saygı gördükleri” işlerde çalışmak istediklerini söylüyorlar.[4] Özcesi, kadınlar eğreti işlerde çalışmaktan memnun değil ve iş yaşamındaki cinsiyetçilik onlara saygı görmedikleri işlere mecburiyet olarak dönüyor.

Hükümet son dönemde, çocuk bakımı ve eğitimi alanında yaşanan sorunları çocuk bakımı ve eğitimi hizmetini kamusal bir hizmet olarak sunarak köklü bir çözüm üretmek yerine, nakit transferi yoluyla kadınlara yükleyen, bu vesileyle yarı zamanlı çalışma üzerinden eğretileşmeyi yaygınlaştıracak düzenlemeler yaptı. Yarı zamanlı çalışma zaten İş Kanununda olan bir çalışma biçimi, ancak Hükümet bu çalışma biçiminin eğreti biçimde uygulanmasını mümkün kılacak düzenlemelerle besleyerek işverenler için tercih edilir bir çalışma biçimi haline getirmek istiyor. Türkiye’de kadınların istihdama katılımının önündeki en önemli engelin çocuk bakımı olduğu artık Hükümet kurmaylarınca da reddedilemeyen bir gerçek, bu nedenle bu alanda düzenlemeler yapmak zorunda. Ama Hükümet bu düzenlemeleri anne olan kadınların istihdama katılımını değil, istihdamdaki kadınların çocuk doğurmasını mümkün kılacak şekilde düzenleyerek, cinsiyet eşitliği politikalarının bir aracı olan bakım hizmetlerini nüfus politikalarının aracı haline getiriyor.[5]

Bugün Türkiye’de kadın istihdama katılımının önündeki en önemli problem kadınların vasıfsızlığı gibi sunulsa da; sorun, kadınları güvencesiz sektörlere sıkıştıran, asgari ücreti neredeyse kadın ücreti haline getiren, bakım hizmetlerini özel sektöre devrederek hizmet bedelinin kadınların ücretinin üzerine seyretmesine sebep olan, kadının asıl yerinin evi ve öncelikli sorumluluğunun hanenin bakımı olduğunu vurgulayan cinsiyetçi politikalardır. Kadın hala çalışmak için hem eşini hem çocuklarını ikna etmek zorunda kalıyor, çalışmaya ciddi bir suçluluk duygusu eşlik ediyor.[6]

Kadınlar için eğitim beklentisinin yüksek olmasının sebebi cinsiyetçilik

Bu vasıfsızlık meselesine özellikle değinmek istiyorum. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da Plan ve Bütçe Komisyonu görüşmelerinde bundan 5 yıl sonra bir işte kabul edilen becerilerden yüzde 35’inin değişim göstereceğini ifade etti.[7] Bu durumda, istihdama katılımımız için vasıf beklentisinin kadınlar olarak bizlerin daha sık önümüze konulacağı söylenebilir.

Öncelikle, İŞKUR 3 İ Dergisi’ndeki veriler, mesleki kurslara katılanların çoğunun kadınlar olduğunu ama bu kurslardan sonra istihdama katılanların çoğunun erkekler olduğunu gösteriyor.[8] Yani kadınlar daha vasıflı hale gelse de istihdamda öncelikli tercih olmuyorlar.[9]

Benzer şekilde, KEİG olarak Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi’ne yönelik izlememizde kadınlara ilde sağlanan istihdam olanaklarının, iller için belirlenen kalkınmada öncelikli sektörler arasında olmadığını gördük. Bu durum, kadınlara gelişen sektörlerde yer ayrılmadığını, kadınların zaten vasıf gerektirmeyen işlere sıkıştırıldığını da gösteriyor.

Üçüncüsü, kadınlar ve eğitim arasındaki ilişkinin, erkekler ve eğitim arasındaki ilişkiye kıyasla çok daha sıkı olması. Gerçekten de kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe istihdam oranında da artış görünüyor . Ancak lise altı eğitimlilerde işgücüne katılma oranının erkekler için yüzde 69,7, kadınlar için yüzde 24,1 olduğu  gözönünde bulundurulduğunda, kadınlar için istihdama katılımda eğitimin öncelikli hale gelmesinin de erkek egemenliği ile ilgili olduğu anlaşılıyor. TÜİK 2014 “Eğitim durumlarına göre İşgücüne Katılım Oranları” ise erkeklerin okur yazar olmadıklarında yüzde 33’ünün, yüksek öğretim mezunu olduklarında ise yüzde 70’inin işgücüne katıldığını gösteriyor; kadınlarda ise bu rakam yüzde 19’dan yüzde 85’e fırlıyor.

Hükümetin, merkezde ve yereldeki kurumlarında çocuk bakım hizmetlerini yaygınlaştırmak yerine kadınların zaten bildiği işi sertifikalandırmaya tekabül eden annelik eğitimlerini dayatması da bu vasıfsızlık yargısından kaynaklanıyor. Oysa Hükümetin propaganda yaptığının aksine, kadınların “iyi anne” olabilmek için bile annelik eğitimlerine değil, kreşlere ihtiyacı var.

Ve son olarak;  “Bakanlar, Hükümet kurmayları ve erkekler, kısaca egemenler için aranmayan vasıf kadınlar olunca mı aklınıza geliyor?” diye sormak istiyorum. Örneğin Anayasa m.128’in son fıkrasında “üst kademe yöneticilerin eğitimi özel olarak ayrı bir kanunla düzenlenir” deniyor, ancak bu anayasa hükmüne rağmen böyle bir çalışma yapılmamış. Üst kademe yöneticiler için vasıf koşulu Ergenekon, FETÖ vs yapılarla ilişkilenebilme kabiliyeti. Dahası, eski Savunma Bakanı Milli Eğitim Bakanı yapılıyor, kadınların güçlenmesi ile ilgili hizmetlerden sorumlu bakanların biri tacizciyi kolluyor, öbürü ‘adam gibi ölme’yi övüyor, Çalışma Bakanının Konya’da yaptığı konuşmasında açığa çıkıyor ki, Bakan Türkiye’de emeklilik yaşının hâlâ 52 olduğunu zannediyor ve  “Biz bunu kademeli olarak 53’e, 54’e çıkarmalıyız.” diye demeç veriyor.[10] Özetle vasıfsız bakanlar kadınlardan vasıf talep ediyor.

Bu ülkede “Kadının fıtratında köle olmak var” diyebilen,  kadınlara kahkahayı çok gören ya da TBMM kulisindeki fotoğraflarını soran kadın gazetecilere “Ben de sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam” diye çıkışabilen erkekler AKP kontenjanından vekillik yaptı. ‘Kadın mahallenin namusudur’, ‘Kreş eken huzurevi biçer diyen AKP vekilleri ’Meclis’te Kadına Yönelik Şiddet Komisyonu üyesi oldu.  Kadın erkek eşitliğini “Allah hepimizi farklı yaratmış” diyerek reddedenler Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu üyesi oldu. Hepsinden önemlisi, kürtaj ile Uludere Katliamını birbirine eşitleyebilecek düzeyde bir nefretle, kadınlar hedef gösterildi. Bu örneklerin hepsi, ülkeyi kadın vatandaşları da kapsayabilecek biçimde yönetebilmenin gerektirdiği niteliklere sahip olmayan insanların, muhtemelen tam da bu vasıfsızlıkları sayesinde cinsiyetçilikten faydalanarak hangi noktalara gelebildiğini gösteriyor.

Kreşlere kaynak tahsisi yapılmıyor

Türkiye’de yaygın olan bu cinsiyetçi yaklaşım nedeniyle, kadınları güçlendirebilecek nitelikte hizmetler ve faaliyetler dahi bu etkiyi doğuramıyor. Örneğin son dönemde kadınların çocuk bakımı yükünün istihdam açısından bir engel oluşturmasının önüne geçmek için uygulamaya konulan programlar, dünyadaki örneklerinin tersine cinsiyet eşitliği politikaları ile desteklenmiyor; tersine kadının istihdam biçimi evdeki sorumluluklar esas alınarak konumlandırılıyor. Türkiye’de çocuk bakımının kurumsallaşamama nedeni evde bakım maliyetinin Avrupa’ya göre çok düşük olması. Uygulamaya geçirilen programlarda da kadın yarı zamanlı çalıştığında işte olduğu zaman diliminde çocuğa kimin bakacağı sorunu dikkate bile alınmamış. Üstelik çocuk bakımı sadece çalışıp çalışmamamızı değil, yaptığımız işin niteliğini de belirliyor. Kadınlar çoğunlukla evlere yakın işe sigortalı olup olmadığına bakmadan giriyorlar.

Bir noktanın altını çizelim: Çocuk bakımı ve eğitimi, esasen Devletin öncelikli sorumluluklarından biridir. Buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı’nın istatistiklerine göre 2007-2008 yılında 497 olan kamu kreşi sayısı 2015-2016 döneminde 56’ya düşmüş görünüyor. KEİG olarak yaptığımız çalışmada da ASPB Bakanlığı dahil olmak üzere çok sayıda kamu kurumunun kreşi olmadığını, ÇSGB Bakanlığı gibi kreşi olan kurumların ise koşullarının kötü olduğunu saptamıştık. Hükümet 2012 yılında çıkardığı genelge ile kreş açmak isteyen kamu kurumlarına kaynak tahsis etmeyeceğini açıklarken, 2015 yılında Bakanlar Kurulu kararları ile bu konuda özel sektöre teşvikler sağlamıştı. En son, Kütahya’da eşinden boşanan bir ev işçisinin işe giderken bırakmak zorunda kaldığı iki çocuğunun yanarak can vermesi örneğinde  gördüğümüz gibi, bu meseleyi cinsiyetçi yaklaşımlarla ele almak, hem kadınlara hem çocuklara zarar veriyor. Çocuk bakımının kadınlar için, abla, anne, komşu, hala/teyze, anneanne/babaanne olarak ömür boyu “meslek” haline getirilmesi, çocuk bakımını “sevgi” yoğunluğu ile açıklayan cinsiyetçi propagandayı boşa çıkarıyor. En son ninelere sağlanan teşvik politikasında[11], Hükümet bir kere daha çocuğunu kreşe gönderen kadınlara suçlululuk duygusu emanet etti.

Bir kez daha tekrarlayalım; çocuk bakımının, istihdamın önündeki başat engel ve kadınların ikinci mesleği olmaktan çıkıp bir sevgi ilişkisine dönüşebilmesi için çeşitli ve ulaşılabilir nitelikte kreşlere ihtiyacı var. İstihdama katılım örneğinde olduğu gibi, kreşlerin açılması da kadınlar açısından başlı başına bağımsızlaştırıcı bir etki doğurmayabilir. Cinsiyet eşitliği perspektifini güçlendirecek politikalarla desteklenmedikçe kadınlar olarak kreşler üzerinden çocuk bakımının esas sorumlusu haline gelmeye devam edebiliriz. Bunun önündeki en büyük engel ise, Türkiye’de çalışma saatlerinin uzunluğu[12]. Emekçilerin haftada 60 saati aşan çalışma süreleri karşısında çocuk bakımı dahil evdeki cinsiyetçi işbölümünün ortadan kaldırılmasına karşı direnç gelişiyor.

Türkiye’de istihdam oranları ve koşulları kriz ülkelerindeki düzleme varırken kadınlara “3 çocuk doğurun” demek, bir de bunu kamudaki kreş sayısını azaltarak ve hizmeti yüksek ücretli özel bakım hizmetlerine devrederek yapmak, Devletin haddini aşmasının ötesinde, ikiyüzlülüktür. Nitekim kadınlar olarak Hükümetin öngördüğü kadar “vasıfsız” olmadığımızdan, nüfus artış hızının yerinde saydığını ve TÜİK’in tanımıyla “ev işleriyle meşgul” kadın sayısının bir yılda 455 bin azalmış olduğunu görüyoruz. Yani kadınlar bütün işlerini bırakıp kendilerini çocuk doğurmaya adamadıkları gibi, 70-80 bin civarında “ev kadını” da işgücü piyasasına katılmış.

Türkiye’de kadınların nitelikli biçimde istihdamının önündeki en önemli engel, kadınların çalışmasının önündeki cinsiyetçi yargılar. Kadın istihdam oranları iller bazında olmadıkça yanıltıcı. Kadın istihdamı birkaç ilde ve hizmet sektöründe yığılmış durumda. Bazı illerde kadın istihdam oranları yüzde 5’in altında. Hükümet kadınların asli sorumluluğunu evdeki işler üzerinden tanımlamaya devam ettikçe, kadınlar iş yaşamında misafir olmaya ve bu durum sermayenin elini güçlendirmeye devam edecek. Böylelikle sadece iş yaşamının değil, kamusal alana, siyasete katılımın temel dinamiği de erkeklik olarak belirlenmeye devam edecek.

Twitter’da vardı, kadınlar dünyadaki işlerin çoğunu yapıp hiçbir iş yapmıyormuş gibi davranan en enteresan grup diye. Kadınların yaşam çevrimi, cinsiyetçi rejimlerle yüklenen sonu gelmez sorumluluklar bizleri ironik biçimde yaşamın üretkenliğine de yakın tutuyor. Üretiyoruz, o yüzden iş alanındaki emeğimizin değerini bulması için, iş dışındaki üretimimize değerini teslim eden, bu görünmezleştirmeyi gündemleştiren feminist mücadeleyi daha büyük ısrarla sahiplenme dönemindeyiz. Kadının emeğine yabancılaşması ile bedenine, ürününe, üretimin süreçlerine, kadınların birbirine yabancılaşması arasındaki ilişkiyi kuran bütünsel bir politika vurgusundan vazgeçmemek de bu yüzden önemli.

[1] Gülay Toksöz Evrensel Gazetesi’ne verdiği röportajda 2004-2015 döneminde kayıt dışı çalışan kadın sayısının 475 bin kişi artmış olduğuna, buna karşın aynı dönemde kayıt dışı çalışan erkek sayısı 696 bin kişi düştüğüne dikkat çekiyor. “Ekonomi politikası kadınları işsiz bırakıyor”, https://www.evrensel.net/haber/306394/ekonomi-politikasi-kadinlari-issiz-birakiyor, 01 Şubat 2017.

[2] ASPB bakanının Plan Bütçe Komisyonu’nda verdiği bilgilere göre 292 bin eşi vefat etmiş kadına ayda 250 lira verilmiş. 15 mayıs 2015’de uygulamaya konulan doğum yardımından ise 1 milyon 540 kişiye 670 milyon ödeme yapılmış.

[3] Bu konuda daha fazla bilgi için https://www.keig.org/?p=730&lang=tr

Eğreti istihdam koşulları üzerinden değerlendirdiğimizde çalışan nüfusun da yüzde 20’si aslında çalışmıyor.

[4] Belkıs Kümbetoğlu, Kayıp İşçi Kadınlar, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2013, s. 247.

[5] Bakım ve eğitim hizmetleri ile ilgili olarak KEİG çok sayıda çalışma yaptı, ayrıntılı bilgi için bu çalışmalara bakılabilir.

[6]  Kadın işçilerin bu konudaki ifadeleri için bkz. Kümbetoğlu, age.

[7] https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=1790, s.6.

[8] 2004-2015 arasında mesleki kurslara katılanların yüzde 52’si, işe yerleştirilenlerin ise yüzde 29’u kadın.

[9] Ayrıca TÜİK 2014 verilerine göre de, meslek lisesindeki kadınların yüzde 40’ı istihdama katılabilirken, erkeklerde bu oran yüzde 80

[10] 2008 yılında emeklilik düzenlemesinde kadınlar 58, erkekler için de 60 yaş getirilmiştir ve 2048’e kadar kadın-erkek ayrımı kalkmış, 65 yaş sınırlaması getirilmiştir.

[11] “Çocuk bakımı devlet eliyle kadınlara yüklenemez!”, http://www.keig.org/?p=3548

[12] Regional Well-Being raporuna göre Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne üye 34 ülke arasında en uzun çalışma saatleri Türkiye’de. Söz konusu ev içi emek olduğundaysa erkekler OECD ortalamasının gerisinde kalırken kadınlar OECD ortalamasında çok daha fazla çalışıyor. İstanbul – BİA Haber Merkezi, 01 Aralık 2014.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here