Fortunata karakteri nasıl ki kendini olduğu gibi ortaya koyuyorsa bu yazı da mükemmellik arayışından uzak, olduğu gibi bir yazı.

Yazı yazmak, hele ki sinema üzerine yazmak hep çekincem olan bir alan oldu. Sinemayı hayatımın orta yerine koymuş ben; izlediğim filmler hakkında konuşabilmek üzere başkalarını da izlemesi için heveslendiren, ittiren ben; ayaküstü, yürürken, üç saatlik oturumlar halinde filmlerle ilgili tartışmalar yapan ben; hakkında sözüm olan filmler üzerine yazmayı düşünüp yaptığım değerlendirmelerin ‘yetersiz’ ve/ya ‘eksik’ belki de ‘yanlış’ olacağı hissiyatıyla, heyecanımı ve düşüncemi yatıştırmış şekilde buldum hep kendimi.

Yazacaklarımın ‘her şeyi’ kapsaması gerekiyordu sonuçta: Filmin türünü, yönetmenini, yönetmenin diğer filmlerini, gerekirse filmin geçtiği tarihsel dönemi ve toplumun sosyokültürel yapısını, benzer filmlerle karşılaştırmasını, sinema tarihindeki yerini diyerek dalga dalga genişleyen ve sonu gelmeyen bir uzmanlıklar silsilesine hakim yazılar yazmalıydım çünkü. Şu anda pek eksiktim, hem daha çok okumalı hem de daha çok izlemeliydim. Bir gün ben de ‘olacaktım’.

Ortaya çıkan yazı ‘tam’ ve ‘mükemmel’ olmalıydı elbet. Ve elbet, bu kavramlar hangi sonsuzluğa denk düşer hiç bilemedim. Başka kadın arkadaşlarla beraber yazı yazalım istediğimizde de yine aynı tıkanmalarla, nereden başlayacağımızı kestiremeden ilerleyemedik. Hâlbuki hepimiz aklı fikri yerinde kadınlardık. Baktık ki, heveslendiklerimiz sonradan başkaları tarafından yazıya dökülmüş ve düşünce için paylaşıma bırakılmış. Bu arada hep film muhabbeti yaptığım bir erkek arkadaşım bloğunda 30. yazısını yazmış ve artık bu deneyim ve birikimiyle ne güzel ifade eder olmuştu keyifli sohbet çıkarımlarını.

Söz kadının alanıydı, yazı-kayıt erkeğin.

Tüm bu düşünceleri dolaylı şekilde tekrar canlandıran, Film Ekimi’nde izlediğim bir film ve baş kadın karakteri Fortunata’yı anlama/anlatma isteği oldu. Konusunu okuyup filmi izleyene kadar ‘Fortuana’ diye yanlış telaffuz ettiğim isim, karakterin özneliğinden ödün vermemesiyle “Fortunata” olarak yer etti hafızamda.

Film karışık ve katmanlıydı; her şeyi bir filme sığdırmak isteyen, zaman zaman melodrama kaçan ögeleriyle ironik bir dram. Kadın kahraman ise mükemmellikten çok uzak.

Fortunata Roma’da yaşayan, eşinden boşanma mücadelesinde, sekiz yaşında bir kızı olan, serbest kuaförlük yapıp kendi dükkanını açma hayali kuran ve bu hayali gerçekleştirmek için çok çalışan bir kadın.

Kızına, hayatındaki erkeklere (arkadaş, sevgili, eski koca ve çoktan ölmüş baba), toplumun-devletin annelik, makbul kadın olma baskılarına rağmen kendi varoluşundan ve özneliğinden vazgeçmeyen bir kadın karakter.

Reddedilmeyi, artık istenmemeyi hazmedememiş ayrı yaşadığı kocası, güvenlik görevlisi Franco, eskimiş olmadığını (Franco eski koca olarak adlandırılmasına sinirli) henüz boşanma sürecinin bitmemiş olmasına bağlıyor. Evlilik kurumunun verdiği ‘yetkiye’ dayanarak Fortunata’ya bir yandan kızı üzerinden duygusal, diğer yandan para kazanma çabasını ve kendi dükkanını açma hayalini küçümseyerek psikolojik baskı uyguluyor. Fortunata’nın kendi istediği hayata sahip çıkışını fiziksel ve cinsel şiddet uygulayarak da kırmaya çalışıyor. Bu şiddet ve baskıların aslında kendinden bağımsız bir yaşam kurulmasına olan hıncı olduğunu anlıyoruz. Kendini bu döngüde kaybeden adam, Fortunata’yı iktidarında eritemiyor.

Kızı Barbara, çok çalışan annesinin kendisiyle yeterince ilgilenmemesine, zaman ayırmamasına, işe giderken sürekli başkalarıyla bırakmasına tepkili. Daha fazla ‘annelik’ bekliyor ve istiyor. Film bunu bazen doğrudan kızın ağzından, bazen de kurduğu sahnelerle Fortunata’nın nasıl bir anne olduğuna dair bilgilerle veriyor. Film bir sabah Fortunata ve kızı Barbara’nın evden telaşla çıkma sahnesiyle başlıyor. Sabit bir kamera çekimiyle Barbara’nın güne hazırlanma süreci izleyiciye gösteriliyor. Tekil bir süreç bu, Barbara her şeyi kendi başına yapan bir çocuk, banyo ve odası arasında hazırlandığını görüyoruz. Fortunata evden çıktıklarında kahvaltı olarak Barbara’ya marketten bir paket cips alıyor. Barbara’nın annesinin uyarılarına rağmen cips paketini sürekli yere düşürmesi, aslında annesine duyduğu kızgınlığın bir göstergesi oluyor. Barbara annesiyle girdiği sürekli yinelenen bu çatışmayı etrafındaki kişilere tükürerek gösteriyor. Bu davranışsal problemi nedeniyle sosyal hizmetler uzmanının da yönlendirmesiyle her hafta terapiye gitmek zorunda kalıyor. Anne-kızın psikolog Patrizio’yu ziyaretlerindeki ilk diyalogda Fortunata, Barbara’nın tükürmesinin çocuklukta karşılaşılan olağan bir davranış biçimi olduğuna psikoloğu inandırmaya çalışıyor. Barbara’nın boşanmış her ebeveynin çocuğu kadar normal olduğunu hatta artık ebeveynleri boşanmamış olan çocukların utanç duyduğunu söylüyor. Bu ifadelerle, kızının psikolojisinin boşanma yüzünden bozulduğu gibi bir tespitin çıkmasından endişeli olduğunu anlıyoruz. Devleti temsil eden kurumların çalışanı olan sosyal güvenlik uzmanı ve onun yönlendirdiği psikologla kurulan ilk iletişimde, Fortunata’nın hissedilen güvensizliği ve konuyu bir savunma gibi direkt boşanmadan açması, erkek egemen devletlerin işleyişinin çocuğu korumak adına/ bahanesiyle kadını aileye hapsetmek istemesine bir eleştiri olabileceğini düşündürüyor. Ayrıca Fortunata’nın, boşanmanın meşruluğu ve normalliğini ifade etmek anlamına gelebilecek bu söylemlerinin nedeni, yine erkek egemen devletlerin kadınlığı annelik üzerinden, özellikle de bir aile kurumu içindeki annelik üzerinden tarifleme baskısı.

Patrizio Fortunata’ya bir şeyler hissetmeye başladığında, bu ilişkiye olanak vermek için Barbara’nın terapisini bırakıyor. Çok geçmeden Fortunata ve Patrizio arasında bir aşk başlıyor. Barbara annesinin psikoloğunu elinden almasına da ayrıca tepki gösteriyor.

Bu arada filmde çok ayrıntılı gösterilmese de Fortunata, hayalini gerçekleştirmek için tefeciden borç alarak tuttuğu dükkanı düzenliyor.

Yoğun çalışma ve annelik mesaisinde aşk için kendine bir gün ayıran Fortunata, kızını (yine bütün itirazlarına rağmen) çocukluktan beri arkadaşı ve komşusu olan bipolar, uyuşturucu bağımlısı Chicano’ya bırakıyor. Chicano, alzheimer olan annesi Lotte ile yaşıyor. Fortunata güzel bir günün sonunda tam da sevgilisi Patrizio ile sevişirken Barbara bir kaza geçirip hastaneye kaldırılıyor. Filmin bu kısmına da durup iyice bakmak lazım. Chicano ve Lotte’nin ruhsal durumlarıyla ilgili vurgulamalar benim ilk anda tercih ettiğim tanımlamalar değil. Ancak filmin gösterdiği bu. Film kurgusunun gidişatında aslında yine Fortunata’yı tanımlamak üzere kurulan ögeler. Fortunata’nın çevresindeki ve çocuğunu emanet ettiği kişilerin güvenilmezliği, yani kendisinin güvenilmezliğinin bir boyutu. (Bu vurguyu film başka bir sahnesinde daha yapıyor. Fortunata mahallede bir dükkanda loto oynarken kızı sokakta farklı etnik kimlikli arkadaşlarıyla oynadığı için Franco kızını adeta kaçırıp annesinin evine götürüyor. Yabancı düşmanlığını güvenlik bahanesiyle savunan Franco, Fortunata’nın kızını ‘kim olduğu belli olmayan’ kişilerle sokakta bırakmasına sinirli. Halbuki kendisi kızını “Ailesine ihtiyacı var.” diyerek kuzenleriyle oynaması için annesinin evine bırakıyor. Yani bir tarafta aile ve ev güvenliği, diğer tarafta sokakların ve göçmenlerle arkadaşlığın tekinsizliği.) Diğer bir boyutu ise Barbara’nın düşüp kaza geçirmesi ve Fortunata’nın sevgilisiyle sevişme sahnesinin paralel kurgusuyla yaratılan anlam: Fortunata’nın kadınlığına, yani kendi cinselliğine, kendine ayırdığı zamana karşı anne olma sorumluluğunun öncüllüğü. Biz izleyenlerin kurgu ile çıkardığı bu net yargı, filmdeki karakterlerin de aynı şekilde tepki vermesiyle pekiştiriliyor. Fortunata kendini çok suçlu hissediyor, Barbara onunla konuşmuyor. Konunun sosyal güvenlik uzmanı eşliğinde değerlendirilmesiyle, Franco’nun tek taraflı ağır suçlamaları karşısında Fortunata’nın hissettiği suçluluk duygusu, sessiz kalmasına neden oluyor. Kızının geçici velayetini bu şekilde kaybediyor. Franco kızının velayetini adeta Fortunata’ya karşı zafer kazanmak için istiyor. Kızını, boşanma sürecindeki karısıyla aralarındaki çatışmanın ve karısına uyguladığı tahakkümün bir nesnesi haline dönüştürüyor.

Franco ve Barbara’nın el ele tutuşup, Fortunata’ya sırtlarını dönmesiyle çekilen terk ediş sahnesinde; Fortunata, her koşulda özgür olmasını, kendini özgür kılmasını haykırıyor kızının arkasından.

Fortunata’nın yükselişe geçen hayatının bu aşamadan sonra hızla inişe geçmesini izliyoruz: Hayal edip çok çalıştığı dükkanını borçlar yüzünden daha açamadan kaybetmesi; arkadaşı Chicano’nun, annesinin (Lotte) ölümünden sorumlu görülerek tutuklanması ve akıl hastanesine aktarılması; Patrizio ile daha yeni başlayan ilişkilerinin tüm bu problemler nedeniyle soğuması…

Fortunata da kendisini olduğu gibi kabul etmeyenlere artık tükürüyor ve Barbara dahil herkesten vazgeçiyor.

Filmin sonunda Barbara Fortunata’yı, kendi üzerinden tanımladığı bir nesnesi, yani sadece kendi annesi olarak değil, bir özne olarak kabul ediyor. Bu sayede tekrar annesine kavuşabiliyor.

Film, bir kadının evlilik ve aile kurumları, normatif annelik rolü ve masalsı aşk mitlerine karşı kendini ortaya koymasını betimliyor.

Patrizio’nun bir sahnede Fortunata’nın başına buyrukluğuna “Kurumlar, kurallar var. Sürekli her şey ile savaş halindesin” şeklinde isyan edişi, aslında film boyunca Lotte aracılığıyla gönderme yapılan Antigone’yi hatırlatıyor.

Antigone gibi Fortunata da normlara, erkek egemen otoriteye kafa tutan, kültürel kavranabilirlik alanının sınırlarını zorlayan* (Judith Butler, Antigone’nin iddiası), risklerle dolu bir karakter. Kendi özgürlüğünü, özgünlüğünü, varlığını ve iradesini her şeyin ve herkesin önüne koyabilmesiyle, genel kabul görmüş etik düzenin taşıyıcılığını yapmayı reddediyor, hayatını savunuyor.

Filmin güçlü bir kadın karakter yaratmasındaki bir diğer başarısı, bunu sloganvari bir üslupla yapmayı seçmemesi. Ancak Fortunata dışındaki tüm karakterlerin gerçekten bir derinliğinin olmaması, yaşanmışlıklarının da yüzeysel bir şekilde iletilmesi, izleyiciyi filmin çeşitli aşamalarında boşluğa düşürüyor ve bağlantı kurmasını zorlaştırıyor. Diğer karakterlerin filmdeki varlığının, sadece Fortunata’yı tanımlamak için olduğunu düşündürüyor. Aynı şekilde olay örgüsündeki yoğunluğun filme yedirilememiş olması, yine bu ögelerin filmde yer almasının Fortunata hakkında bilgi vermekle sınırlı kalmasına neden oluyor.

Filmdeki tecavüz sahnesi (filmlerde tecavüz ve şiddet sahnelerinin çekimi ayrı bir yazının konusudur, bazı feminist filmler dahil), kadın karakterin vücudunun kendi iradi çıplaklığı dışında sergilenmesi (Fortunata don sütyen uyurken izleyicinin dikizlemesi), zeka geriliği olan bir bireyin ve feminenliğin güldürü unsuru olarak kullanılması filmin diğer temel handikaplarından.

Fortunata karakteri nasıl ki kendini olduğu gibi ortaya koyuyorsa bu yazı da mükemmellik arayışından uzak, olduğu gibi bir yazı. Bu yazı Fortunata[1] filminin analizi olmakla beraber; kendimce bugünüme dair kalıcı bir analiz. Yazmak istediklerimin, ileride yazabileceklerimin, heyecanımın tamamı değil; yazma çekincemin yazmakla kırılması niyeti, umudu. Çünkü söz uçardı, bu yazı kalacak.

Fortunata (2017)

Senaryo: Margaret Mazzantini

Yönetmen: Sergio Castellitto

Oyuncuar: Jasmine Trinca, Emanuela Aurizi, Hanna Schygulla, Stefano Accorsi, Alessandro Borghi, Edoardo Pesce

[1] Fortunata fragman, 2017,  https://www.youtube.com/watch?v=YhB3Vfquh88

1 Yorum

  1. “Barbara Fortunata’yı, kendi üzerinden tanımladığı bir nesnesi, yani sadece kendi annesi olarak değil, bir özne olarak kabul ediyor. Bu sayede tekrar annesine kavuşabiliyor.”
    Çok güzel ifade etmişsiniz bu cümlede, annenin seçimlerini kabul etmekte zorlanan bağzı feministlerin durumunu 😉 Keşke daha çok feminist film eleştirisi yazsanız, biz de keyifle okusak, ellerinize sağlık <3

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here