they-wouldnt-feel-a-thing
Michelle Kingdom, They wouldn’t feel a thing / Hiçbir şey hissetmezlerdi

Sevgili Femihat, Feminist tartışmalarda boşanma ve velayet meselesi nasıl ele alınıyor merak ediyorum. Uzun süre psikolojik şiddet görüp boşanmış bir annenin feminist kızıyım ve çok uzun süredir kendisinden psikolojik şiddet görüyorum. Dayanışma adına kendimi terapilerde, sakinleştiricilerde buluyorum sürekli. Feminist arkadaşlarım da “Yalnız bırakma, hayatından çıkarma, terapiye gitsin,” diyorlar ama bilmedikleri şey annemin kadın olmanın yanı sıra ciddi düzeyde narsist olduğu ve asla terapiye gitmeyeceği. Babam bizi terk ettiğinde yaşadığı hezeyanı bana fiziksel olarak saldırmaya dahi vardırmıştı. Kadınların uzun psikolojik şiddet sonrasında bu travmayı sağaltmadan çocuk bakması ve günün sonunda çocuğunun kendisinden nefret etmesi senaryosuna alternatif öneriler, tartışmalar var mı? Zira şu anda çocuk yapmak istiyorum ama anne olma fikrini düşündüğüm an panik ataklarda ve sakinleştirici kutusunda buluyorum kendimi. Boşanma, annelik, travma ve ayrıca kadının olduğu gibi çocuğun da birey olması üzerine okumalara ihtiyacım var sakinleşmek için sanırım. Feminizm çocuklu kadınlar üzerine tartışırken çocuğun bireyliği üzerine ne diyor mesela? (Gerçi benim velayetimi almadı annem, babamdan korktuğu için istememiş ve babama vermişti. Sonra da bunun suçluluk duygusunu bir ömür çocuklardan çıkardı.) Tam bu noktada onu yalnız bırakıp kendini psikolojik şiddetle geçen bir ömürden kurtarmak feminizme sığar mı Femihat 🙂 Bir de ne okuyayım konu üzerine 🙂 (Fazla mı özel oldu diye düşündüm ama işimiz bu dedim sonra da. Aile ve boşanma konusunu daha çok konuşabilmek gerekiyor diye düşünüyorum bir çok açıdan.)

Rumuz: Anne ben hain miyim?

Sevgili “Anne ben hain miyim?”,

İçtenlikle yazdığın bu mektubun için çok teşekkürler. Deneyimini bu açıklıkla paylaşabilmiş olman çok cesurca ve takdir edilesi. Feminist politikalarımız çerçevesinde, dayatılan anne rolünü tartıştığımız kadar annelerimizin anneliklerini kendi deneyimlerimiz üzerinden yeterince konuşmadığımızı düşünüyorum ben de. Zannediyorum mevzu ‘anne’ olunca, hâlâ içimizde bir otosansür çalışıyor ve kendi kendimizin ve hatta çevremizdekilerin yargıcı olabiliyoruz. Ama bu otosansür, patriyarkal sistemin salık verdiği “Anneler kutsaldır,” mitinden dolayı değil, kadın dayanışması üzerinden yarattığımız bir otosansür de olabiliyor sanırım.

Açık konuşmam gerekirse mektubunu okuduğum ilk sefer aklımdan geçenleri ne derece sansürsüz yazabileceğim konusunda ben de endişeye kapıldım. Birilerini üzer miyim, gücendirir miyim, yazdıklarım öfke yaratır mı ya da daha kötüsü yargılamalara maruz kalır mıyım diye düşünmekten uzun süre ne yazacağımı bilemedim. Farkettim ki ben de o otosansürün kıskacına yakalanmışım…

Feminist politikalarımızda, bu çerçeve içerisindeki mevzuları anlamak için çoğu zaman daha toplumsal analizlere başvuruyoruz. Halbuki bazen bu meselelerin düğümlendiği yerler daha ziyade somut ve öznel olanı hesaba katmamızı gerektiren, kendi alanlarımızda çoğu zaman tek başımıza mücadele etmek mecburiyetinde kaldığımız, derdimizi anlatacak ve bizi anlayacak kimseleri bulamadığımız meseleler aynı zamanda. Anlattıklarınla kurduğum deneyimsel yakınlık bana bunları düşündürttü.

anne-kizArkadaşlarının sana annenin yanında olmanı salık vermesinden öte bir dertdaşlığa ihtiyaç duyduğunu farkediyorum. Bu bana, annemle bir türlü yoluna koyamadığım ilişkimi, koyamadıkça da kimi dostlara derdimi döktüğüm ve karşılığında onlardan sadece “Ama o senin annen… Anneler böyle, o seni sevdiği için yapıyor,” cümlesinden öte bir cümle duyamadığım, duyamadıkça da kendimden ve ‘hain olmak’tan şüphe ettiğim zamanları hatırlattı. Sanırım benim için annemle olan ‘kavgam’dan daha üzücü olan, yaşadıklarıma tanık bulamamaktı. Derdimi anlattıklarım, bana zaten denemiş olduğum yolların nasihatlarını veriyor ama benim deneyimimi gerçekten paylaşmak için benim tarafıma geçemiyorlar, yaşadıklarıma benim tarafımdan bakamıyorlardı; dolayısıyla bana tanık olamıyorlardı. Aslında belki de çoğu zaman bizi sıkıştıran, ihtiyaç duyduğumuz bu tanıkları bulamayışımız oluyor. Bazen en çok ihtiyaç duyduğumuz şey kısacık bir, “Bu yaşadıkların için üzgünüm, seninleyim,” cümlesi olabiliyor.

Çocuk yapmak istediğini ama anne olma fikrinin bile panik atak geçirmene sebep olduğunu yazmışsın. Annene annelik yapmakla kendin anne olmak arasında bir ikilemde kalmışsın sanki. Sadece istiyoruz diye bir şey olamıyoruz aslında değil mi? Annelik de bunlardan sadece biri. Birçok kadın planlamadan, düşünmeden sadece yapabildiği için, toplumsal koşullandırmalar yüzünden yapması gerektiğini düşündüğü için veya anne olmanın hayatın doğal akışında bir yere sahip olduğuna inanmış ya da inandırılmış olduğu için anne oluyor. Neden anne olmak istediğinin cevabı elbette ki sende.

Ben senin hain olduğunu düşünmüyorum. Ve bence kendi hayatını kurmak istemek, yaşadığın psikolojik şiddetten kurtulmak istemek kadar anlaşılır bir şey yok. Belki de feminizme en çok, bize zarar veren ilişkilerde kalma nedenlerimizi sorgulamak sığar. Annelerimizle koparamadığımız ilişkileri kadın dayanışması ile açıklarken acaba bir suçluluk hissini mi gizliyoruz? Kim bilir neler var altında ama sorgulamak, sorgulamaktan çekinmemek bizi biraz daha özgürleştirir belki.

the-dressing-room
Michelle Kingdom, The dressing room / Soyunma odası

Feminizm hayatımızdaki türlü çeşit kıskaçları gevşetmeye, kırmaya yarar genelde; annelik yapmak (kendi annene, bir erkeğe, kardeşine, vs) ya da anne olmak (bir bebek doğurmak) zorunda olmama seçeneğini hatırlatır. Peki anneyle feminist dayanışma nasıl olabilir? Erkek egemen toplumun yapmayı çok sevdiği gibi, anneliğine ilişkin onu suçlamayarak ama sadece annemiz olduğu ve bu yüzden asla ödeyemeyeceğimiz bir borcumuz varmışçasına putlaştırmayarak anlamaya çalışmanın yolunu bulmak mümkün olabilir. Yıllar önce, annemin anneannemle bir kavgalarına tanık olmuştum. İkisinin arasındaki ilişkiyle, annemle benim ilişkim arasındaki benzerliği farkedince çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Annem adeta bana, anneannem de anneme dönüşmüştü.

Karşımızdakini anlamak için ona hak veriyor olmamız gerekmiyor. Bu annelerimiz için de geçerli bence. Ama kendi ilişkimde şunu gördüm ki, anlamaya çalışmak bile sakinleştirici bir kabullenişi beraberinde getiriyor. Göbek bağımızdan kurtulma yolunun ve gerçek yetişkinler gibi iletişim kurma ihtimallerimizin buradan geçtiğini düşünüyorum. Hepimiz kendi duygularımızdan ve hayatlarımızdan sorumluyuz. Birilerinin onayına tabi olarak hayatımızı şekillendirmemiz imkansız.

Terapist Karyl McBride’ın, Will I Ever Be Good Enough? Healing the Daughters of Narcissistic Mothers (Yeterince İyi Olabilecek Miyim? Narsisistik Annelerin Kızlarını İyileştirme) isimli kitabını okumak, bana farklı bir perspektif kazandırmıştı. Önerebileceğim bir ikinci kitap da, terapist Jasmin Lee Cori’nin, Türkçesi Okuyan Us Yayınları’ndan çıkmış olan, Var’olan Annenin Yokluğu isimli kitap. İlk kitabın Türkçe çevirisi ne yazık ki yok. İngilizce aslından okumak istersen edinmene yardımcı olabilirim (femihat@gmail.com adresine mail atabilirsin). Her iki kitaptan da işine yarayacak bilgiler, sorularına cevaplar bulabileceğine inanıyorum.

 

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here