Varlığını tanımlayacak hayat pratiklerini gerçekleştirmek bir yana, neyi yapmanın veya yapmamanın seni tanımladığını bile ayrıştırmak çok zor. Ayrıştırdınız buldunuz diyelim, onu gerçekleştirmek için yola çıktığınızda sırasıyla aile, toplum, devlet, tüm güçlerle mücadele etmek zorundasınız

26frame Janet Frame credit: John Money

Janet Frame “Müsaade eder misiniz?” dedi içeri giren müfettişe ve çıktı. Bir daha geri dönmedi. Oysa orada kalsa teftişi verse, yarım saat dayanabilse sıradan bir insan olmanın kapısı açılacaktı. Bu dayanamamazlık, onu büyük bir yazar yaparken; seni beni yaşamlarından mutsuz biçareleri, sürdürmek zorunda olduğu yaşamlara mahkûm kıldı.

Kapıdan çıktı ve bir daha dönmedi, bir dakika bile dayanamadı. Dönseydi bedeli ağır olacaktı. Dönmedi, bedeli yine ağır oldu fakat kendisi oldu. Her halükarda bir bedel ödenecekse, insanın kendisi olarak bedelini ödemesi daha iyi değil mi? Değişmeyen şey ise kadınların kendileri olmak için ödedikleri bedellerin her zaman ağır olması.

Janet Frame 28 Ağustos 1924’te Yeni Zelanda’nın en eski kenti Dunedin’de beş çocuklu bir işçi ailesinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Yoksulluk içinde bir çocukluk geçiren Janet Frame, Dunedin College’da İngilizce, Fransızca ve Psikoloji eğitimi aldı. 1945’te sınıf öğretmenliğine başladı ama aynı yılın sonunda bir müfettişin ziyareti sırasında sınıftan kaçınca psikolojik gözlem için Dunedin Hastanesi’ne yatırıldı. Sonraki yedi seneyi çeşitli akıl hastanelerinde geçirdi. Bu arada yazmaktan vazgeçmedi ve yirmi altı yaşındayken yayımlanan ilk kitabı The Lagoon and Other Stories Yeni Zelanda’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Hubert Church Memorial Ödülü’nü aldı. Bunun üzerine doktorlar Janet Frame’e lobotomi uygulamaktan vazgeçti. Otobiyografik romanı Soframda Bir Melek’te tüm yaşamını anlattı.

Janet Frame eğitim fakültesinde ders verdiği sırada akıl hastanesine yatırıldı. Aslında okuldaki çocuklardan ve öğretmenlik yapmaktan çok mutluydu. Çocukların sanat becerilerinden ve şiirlerinden büyük zevk alıyordu. Diğer dersleri öğrenmek için büyük çaba sarf ediyordu ama başarısızlık olarak nitelenen, öğretmen kadrosunun arasına karışma yetersizliğiydi. Çünkü insanların özellikle de öğretmen olarak performansını değerlendirmesi ve yorumlaması istenebilecek kişilerin arasındaki çekingenliği, boş zamanlarını yalnız geçirmesine neden oluyordu. Bir oda dolusu başka öğretmenle sabah ve akşam çayına gidemeyecek kadar utangaçtı. “Müdür ya da müfettiş tarafından teftiş edilme korkusu sayesinde, otoritenin sesinin koridorda yaklaştığını duyduğu anda devam edebileceği bir dizi öykü uydurarak hesap gününü erteleme yoluna gitti”(1).

Hastanede kendisine şizofreni tanısı konduğunda aslında mutlu oldu. Ayrıksılığının ve diğer insanlara benzemezliğinin bir tanımı vardı en azından. Garip olarak nitelendirilmesinin bir sebebi vardı. Neden garipti? Çok çekingendi, kalabalıklar arasında, insanlar arasında ne yapacağını şaşırıyordu. En çok yazı yazarken mutluydu, yazar olmak istiyordu. Hastanede yedi yıl boyunca iki yüzden fazla elektroşok tedavisi aldı, her biri “idam edilme korkusu ile eşdeğer” idi. “Herkes normal olmamın ve yazarlık konusunda süslü entelektüel düşüncelere sahip olmamamın, hastaneden çıkmamın, sıradan bir işte çalışıp diğer insanlarla kaynaşmamın benim için daha iyi olacağını düşünüyordu.” (2)

Yaşadıkları çok tanıdık değil mi aslında? Başka bir coğrafyada başka bir zaman diliminde olsak da sürekli boğazımızda duran korkulara, normlara, sıradan olmanın dışına çıktığımız zaman dikilen engellere karşı koymanın ne kadar zor olduğunu, yaşadıklarımız ne kadar farklı olsa da bilmiyor muyuz?

Sıradan olmamak nedir? Janet Frame için sadece kendi yapmak istedikleriydi. Yalnızca yazmak istiyordu. O kapıyı açıp gittiğinde geride bıraktıkları, öğretmen olmak, evlenmek, diğer insanlarla birlikte yaşamaktı. Oysa ataklığın, her türlü ortama atlayıp zıplamanın genel geçer olduğu, evde tek başınayken bile tek başınalığımızı yaşayamadığımız, yaşamak istemediğimiz, sürekli çeşitli sosyal medya kanallarıyla iletişim halinde bulunduğumuz için bunu anlamak ne kadar zor ama insanlarla olmak istemiyordu, çekingendi, münzeviydi. Ona destek olmak için evinin bahçesindeki karavanda kalmasını öneren yazar Frank Sargeson sayesinde sadece yazdığı zamanlara kavuştu. Frank Sargeson hastanede kaldığı süreyi gerekçe göstererek devletten ufak bir maaş almasına yardımcı oldu. Böylece, ufak bir alanda sadece yazdı Janet Frame.

Yazarlık bursu alarak gittiği Londra’da bulunan Doktor Cawley şizofreni teşhisinin yanlışlığını yıllar sonra ortaya koydu ve “Şunu yapmalısın günleri bitti” dedi Janet’a. İlk defa birisi ne hissediyorsan onu yapmalısın demişti. “Oraya gitmelisin buraya git şu ol bu ol şunu yap bunu yap biliyorsun ki yapmalısın- senin için iyi olacak! Hayatım boyunca büyük ölçüde kendi karakterim yüzünden yapmalısın –cıların hedefi olmuştum; arada da uzunca bir yapmalısın aksi halde dönemi olmuştu. Yeniden başlama zamanı gelmişti.” (3)

Kendi istediği gibi bir yaşama kavuşmanın bedeli akıl hastanesinde geçirilen yedi yıl oldu. 1945 yılında zordu, şimdi kolay mı? Gün geçtikçe kolaylaşıyor mu? Kadının istediği, seçtiği hayatı yaşaması ne zaman kolay olacak? Seçtiği hayatın farkına varmaması, yaşadığı hayatı, dayatılanı kendi istediği hayat sanması daha da korkunç değil mi? Çepeçevre sarıldığımız farklı olmamanın, dayatılanı yaşamanın, kurallar dışına çıkmamanın ideolojisi şimdi artık daha da sıkı sarıyor bizi. Tüm bunlara iktidarın ve otoritenin gündelik yaşantımıza saldığı korku da eklendi. Varlığını tanımlayacak hayat pratiklerini gerçekleştirmek bir yana, neyi yapmanın veya yapmamanın seni tanımladığını bile ayrıştırmak çok zor. Ayrıştırdınız buldunuz diyelim, onu gerçekleştirmek için yola çıktığınızda sırasıyla aile, toplum, devlet, tüm güçlerle mücadele etmek zorundasınız. Sizi tanımlayan şeyler, üniversiteyi bitirmek –ama uygun görülen bölümlerde-, işe girmek –belirtilen sınırlar çerçevesinde-, evlenmek, çocuk yapmak, herkesle konuşmak anlaşmak, uysal bir kadın olmak çerçevesine uymuyorsa ya kendi isteklerinizde diretip bitmek tükenmek bilmeyen mücadelenin içinde olacaksınız ya da tüm bunları kabullenip bitmek tükenmek bilmeyen bir mutsuzluğa teslim olacaksınız. Bir kapı açıp gitmeden, dayatılan yollardan birini seçmeden varlığını tanımlamak mümkün görünmüyor. Üçüncü bir alternatif daha var ki o da araf. Dayatılanın içerisinde hem onların istediklerini hem kendi istediklerini yapmaya çalışmak, ne dahil olduğun dünyada ne dahil olmak istediğinde tam olarak yer alamamak, bir oraya bir buraya savrularak antidepresanlar ile ayakta kalmak. Bunun mutsuzluk seçeneğinden ayrılmasının tek farkı ucundan bucağından istediklerini yapmanın mutluluğuna erişmek ama bunun tadını aldığın için daha da mutsuz olmak. Araf seçeneğini daha büyük mutsuzluk olarak da nitelendirebiliriz!

Bir kapı açıp gidene kadar Janet Frame’i okuyalım. Üç ciltlik otobiyografisi Soframda Bir Melek’in önsözünde Jane Campion’un belirttiği gibi Frame “Büyüleyici ve aynı zamanda trajik olan bütün hayatını anlatıyor. Bu kitabı başyapıt kılan şey kırılganlığını ortaya serdiği derinlik ve açıklıktır; başarıları kadar acılarını ve küçük düştüğü zamanları da sakinlikle ve adilce yazma becerisidir” (4). Her şeyin korku ya da gösterişle sarıp sarmalandığı bugünlerde bu yalınlık ve dürüstlük öyle iyi geliyor ki öncelikle bu kırmızı kabarık saçlı kadını tanımaktan dolayı içiniz mutlulukla doluyor, kelimeleri içinizi pırıl pırıl yapıyor. Yazmaya tutkuyla bağlı olan Janet Frame’in kelimelerle hayatını kurması, size de kendi hayatınızla ilgili kapılar açıyor.

Janet Frame’in öyküsü, kendi olma, kendinden vazgeçmeme ne olursa olsun vazgeçmeme öyküsüdür. Bir kapı açıp gitmeden, gidemezken onun öyküsünü okuyabiliriz. Bir kapı açıp giderken de onu okuyabiliriz, güç almak için güç kazanmak için, varoluşumuz değerlidir her ne olursa olsun demek için. Böyle olmasıncılara inat kendi varlığımızı kazanabilmek için.

Kaynak:

[1] Janet Frame (2016) Soframda Bir Melek, YKY, s.228

[2] a.g.e. s.275

[3] a.g.e. s.472

[4] a.g.e. s.11

(*) Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan
O içimden sevdiğim benim olan dünyadan
Bir ses bana gelse ben o sesi işitsem
Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem.
Cahit Sıtkı Tarancı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here