Şu an içinde bulunduğumuz durum bu elimizdekileri koruma çabası sürecinin son aşamasıdır; tüm mevzilerimizi kaybedip kaybetmeyeceğimizi bugün takınacağımız tutum belirleyecek.

Eylül 2016’da verdiğim yüksek lisans tezimde, Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları (TC&KÇ) anabilim dallarının akademideki yerini anlayabilmek için yalnızca akademiye bakmanın yeterli olmayacağını, çoklu bileşenlerin hem tek başlarına hem de birbirleriyle kesiştikleri ve etkileşime girdiklerinde dillendirdiklerini irdelemenin yerinde olacağını savunmuştum. Bu bağlamda derinlemesine mülakatlar yaptığım, birbirinden farklı üniversite, bölüm, akademik ilgi, bilgi ve deneyimlere sahip akademisyenlerin paylaşımları ışığında ulaştığım bu çoklu bileşenler şunlardı; Türkiye’de TC&KÇ anabilim dallarının ortaya çıkış koşulları, mevcut politik konjonktür, akademinin günümüzde geldiği nokta, feminist hareketin bugünkü durumu ve tüm bunların kendi içlerindeki dinamikleri ve problemlerine ek olarak birbirleri üzerindeki etkileri (Dayan, 2016).

Şimdi aradan geçen beş ayda neler oldu? Herkes biliyor: Akademi tasfiye ve ihraç edildi. Evet, sağımız solumuz sobe; evet, sadece akademide değil her yapıda köklü değişiklikler yaşanıyor; evet, birçok üniversitede birçok bölüm bir o kadar da öğrenci hocalarından oldu, evet, evet, evet..! Hepsinin farkındayım ve fakat bu yazı özel olarak Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı ve eyleyicileri odağında Türkiye’de akademik feminizmin ve feminist hareketin geleceği ile ilgilidir.

Şu bir gerçek ki Türkiye’de Kadın Çalışmaları’nın kalbi de beyni de Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda atar! Zor ama birkaç kelimeyle belirtmek gerekirse: AÜ KÇ, yaklaşık 25 yıllık tarihinde KASAUM desteğiyle toplumsal cinsiyete ilişkin sayısız eğitim ve sertifika programı düzenlemiş; Fe Dergi ile feminist yazına katkıda bulunmuş; lisans, yüksek lisans, doktora seviyelerinin üçünü birden bünyesinde hayata geçirerek programın akademik yolunu açmış; KAOS GL ile ortak ve açık dersler yaparak hem aktivizmini sürdürmüş hem de her kimlikten insanın sesini duyulur kılmış; Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi ile geceli gündüzlü öğrencilerinin yanında olmuş ve tüm üniversitelere örnek teşkil etmiş; feminist yöntem ve etik konularını başucu rehberleri yaparak feminizme olan inancımızı güçlendirmişlerdir. Bugün Funda Şenol Cantek, Alev Özkazanç, Gülay Toksöz ve Betül Yarar’ın el çektirildiği, Emel Memiş ve Maryam Ostadi’nin gözaltı sürecinden geçirildiği ve birçok öğrencinin tez danışmansız bırakıldığı bu bölüm gücünü feminist duruşundan aldığından bu gibi yıldırma ve yıpratma politikalarına yenik düşmeyecek ve kendini var etmenin alternatif bir yolunu mutlaka bulacaktır. Burası net! Asıl söylemek ve dikkatleri çekmek istediğim ise, bu politikaların Türkiye’de kadın çalışmalarının geleceğini belirlemeye yönelik bir kırılma noktası niteliği taşıdığı; bu dönemde feminist hareket, feminist düşünce ve dayanışmanın samimiyetinin, gerçekliğinin, kararlılığının sınanıyor olduğu konusudur! AÜ KÇ sokakta, evde, bahçede, bir şekilde bir yerde mutlaka kendini yeniden kuracaktır; asıl mesele, Türkiye’deki diğer TC&KÇ program ve merkezlerinin ve feminist hareketin tüm bileşenlerinin böylesi bir zamanda AÜ KÇ ve eyleyicileriyle nasıl dayanışacakları, alternatif bir araya gelme yöntemlerini üretmekte ne derece istekli, gayretli, cesur ve samimi olacaklarıdır. TC&KÇ her koşulda kendini ifade edebileceği söylemi üretebilen, eleştirerek gelişen ve geliştiren, etkileşim ve dayanışma içerisinde sağalan ve sağ kalan bir akademik program değil miydi? Bu bağlamda, bugün bu gerçekliğin en orta yerinde sessiz kalıp elimizi taşın altına yaklaştırmamak fakat öte yandan her 25 Kasım ve 8 Mart’larda birer günlük etkinlikler düzenlemek zemini kaydırmaktır, politikanın içini boşaltmaktır, dönüştürme hedefiyle yola çıktığımız çarkın bir dişlisine dönüşmektir.

Tezim için görüşme yaptığım akademisyenlerden bir tanesi, günümüzde ileri adım atmak değil, bulunduğumuz konumu, halihazırdaki kazanımlarımızı koruma çabasında olduklarını söylemişti. El çektirmelerden sonra şu an içinde bulunduğumuz durum bu elimizdekileri koruma çabası sürecinin son aşamasıdır; tüm mevzilerimizi kaybedip kaybetmeyeceğimizi bugün takınacağımız tutum belirleyecektir. Bundan iki sene sonra “Biz bu ihraç krizini yeterince iyi yönetemedik; feminist aktivist akademisyenlerimize sahip çıkamadık; akademide kendimize, bölümümüze, öğrencilerimize, sesi kıstırılan kimliklerimize açtığımız alanları kaybettik” demek istemiyorsak bugün yıllardır aralarında ayakları sağlam basan bir köprü kurulamamasından yakındığımız akademi ve aktivizmin her parçasının bir araya gelip sesini çıkarması, başlarına ne geleceğini düşünmeden AÜ KÇ’ye sahip ve destek çıkması ve artık dayanışmayı örgütlemesi gerekmektedir.

Bizler TC&KÇ’yi tanıtırken “disiplinlerarası, bölümlerarası ve üniversitelerarası” bir programdır, deriz. Türkiye’de TC&KÇ’nin bunların her birini ne ölçüde gerçekleştirebildiği ayrı ayrı tartışma konularıdır, evet ama burada vurgulamak istediğim belki de içlerinden en az tartışılanının, üniversitelerarasılığın, gelecek için bir umut olma potansiyeli taşıdığıdır. Bu bağlamda, Gezici dersleri başlatmanın vaktidir. Kadroları esnetmenin; akademisyenlerimizi, sınıflarımızı, sıralarımızı paylaşmanın; bilimi ve bilgiyi daha yoğun yaymanın; biz öğrencileri hem birbirimizle hem isimlerini duyup kitaplarını okuduğumuz ama başka şehirlerde oldukları için ancak sayılı konferanslar ve paneller aracılığıyla ulaşabildiğimiz hocalarımızla kaynaştırmanın; Türkiye’yi açık ve hareketli bir üniversiteye dönüştürmenin tam da günüdür. Çünkü özel olarak her bir hocamızın akademiden uzaklaştırılması, politik olarak feminizmin, direnişin, çoksesliliğin, farklı kimliklerin varlığının ve bilgisinin akademiden ihracı demektir. Çünkü bu mevziler bir gecede kazanılmadı bir gecede kaybedilsin! Çünkü akademik feminizm tam da bugün yapılmaya çalışılana karşı durmak amacıyla kendini kurdu ve şimdi her yeri AÜ KÇ’nin renklerine boyamanın zamanıdır. Çünkü şimdi değilse ne zaman?

Kaynak:

Dayan, Cansu (2016). Gender and Women’s Studies: Situated Academic Marginalization. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi.

2 Yorumlar

  1. Merhaba Cansu Dayan,
    Yazı çok doyurucu, içerik olarak bilgilendirici, kutluyorum. Emeğine, yüreğine sağlık. İnsan düşünmeden edemiyor; akademide kadının durumu böyleyse yaşamın başka alanlarında nasıldır? Kadın gerçeği, insanlığın gerçeğidir. İnsan özgürleşecekse her şeyden önce kadının özgürleşmesiyle olacaktır. Yani kadın-erkek eşitliği sorgulaması ortadan kalktığında ve şundan eminim; gelecek yüzyıla kalmadan çocuklar kadın-erkek eşitliği ne demek? diye soracaklar. Yanıtlayabilen çıkar mı? bilemiyorum. Şu var ki biz bugün bin yıllarca kadınlara, erkeklerce yaşatılan korkunçluğun utancını yaşıyoruz…

  2. Merhaba, cok yerinde bir yazi olmus. Ben de ihrac edilen bir akademisyenim. Universitelerin kadin calisma merkezleri arasinda iletişim kurma araci olarak kullanilan cts(~bilhassa universitede~cinsel taciz ve siddetle mucadele) mail grubuna uyeyim. Bu grupta dahi ihraclar hic tartisilmadi. Hemcinslerine hiçbirşey olmamis gibi gorevlerine devam ediyor insanlar. Artik akademisyen olmadiklarini dile getirip gruptan cikmak isteyen 2 kisiye de üstünkörü bir cevap verildi o kadar. Özelde calismalar, destekleyici seyler yapiliyorsa bilmiyorum. Sadece gozlemlerimi aktardim.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here